18 Haziran 2010 Cuma

Erdoğan'ın mutlak doğruları

Ahmet Insel'in 13 Haziran 2010 tarihli Radikal Iki yazisi. Basbakan'in Ermeni soykirimi ile ilgili tartismalarin alevli gunlerinde yaptigi bir konusma uzerinden yazilmis bir yazi. Ben de dinledigimde ayni tepkiyi vermistim, simdi Ahmet Insel'de oradan haraketle Erdogan'in genel olarak bakisi ile ilgili bir degerlendirme yapmis ki altina imza atacagimiz bir yazi olmus. Fiili bir savasta yasananlarla, kendi yurtdasi olarak niteleyebilecegimiz insanlara yapilan arasinda bir baglanti kurabilmesi beni de gercekten hayrete dusurmustu. Tabi burayi desmeye baslarsak cok daha problemli, celiskili bir konusma cikiyor ortaya o ayri ama ben simdilik sadece beni hayrete dusuren bir kisim ile ilgili iki kismi aktariyorum :
.....
"Çanakkale savunması, Osmanlı Devleti’nin savaş açtığını bildirmeden Rusya kıyılarını topa tutmasıyla girdiği I. Dünya Savaşı’nın bir parçası. Nasıl Osmanlı askerleri bu savaşta Galiçya cephesinde de savaşmışlar ve yedi bin asker Orta-Güney Polonya’da hayatını kaybetmişse, Osmanlı ordusunun karşısında savaştığı ülkeler ittifakı da ülkelerinden binlerce kilometre uzakta Çanakkale Boğazı’na saldırdılar. Çanakkale’de gösterilen direniş Osmanlı-Türk tarihinin şanlı sayfalarından biridir. Ama düşman güçlerin durduk yerde Çanakkale’ye saldırdıkları söylenemez."
......
" “Sadece vatan savunması yapan, mazlum ve masum bir millet”, Hicaz’da, Galiçya’da, Bağdat’ta, vs. neden savaşıyordu? Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar da aynı sorunun muhatabı elbette. Bu tahayyül dünyasında vatanın sınırları nerede biter? Bildiğimiz kadarıyla, bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti’nde, her imparatorlukta olduğu gibi vatan değil, toprak vardır. Bir devletin işgal ettiği, -isterseniz buna fethettiği diyelim- her toprak vatan parçasına mı dönüşür? O zaman neden İsrail’in işgal edilmiş topraklardan hemen çıkmasını, -haklı olarak- talep ediyoruz?
Erdoğan devam ediyor: “Düşünün sene 1915, bir taraftan Çanakkale cephesinde savaşan bir Türk milleti var, bir diğer taraftan Türkiye’nin değişik yanlarında vatan topraklarını savunmaya çalışan bir Türk milleti var. Böyle bir dönemde Türkiye’yi soykırımla değerlendirmek, yargılamak isteyenler önce bunu bilmelidirler.” Osmanlı ordusuna karşı isyan eden Filistinli, Suriyeli, Yemenli Araplar Türk milletine mi dahildiler? Yoksa yaşadıkları toprakları işgal etmiş saldırganlar mıydılar? Peki o zaman o topraklar kimin vatanıydı? İsterseniz daha fazla deşmeyelim..."

17 Haziran 2010 Perşembe

Faşizm ve Türk Millî Kurtuluş Hareketi

Biliyorsunuz Kadro dergisinin eski sayilari internet uzerinden yayinlanmaya baslandi. Tek Parti doneminde Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, Mehmet Şevki Yazman, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin tarafindan cikarilan dergi, 2012 yilindan itibaren yeni bir 6'li grup ile yayin hayatina devam edecek. 2012'ye kadar eski sayilari belirli araliklarla yayinlayacaklar. Bir de tabi firsat buldukca bunlari paylasacagiz. Erken donem Cumhuriyet zihniyeti ile ilgili oldukca belirleyici ipuclari verecek olan yazilardan carpici kisimlarla ilgili burada paylasimda bulunacagim.

Bu yazilardan ilki Agustos 1932 sayisinda Burhan Asaf Belge tarafindan yazilan "Faşizm ve Türk Millî Kurtuluş Hareketi" yazi. Yazinin genelini burada tartismayacagim elbette. O bir baska yazinin konusu olabilir ama asagidaki aktaracagim kisim aslinda donemin zihniyetini ortaya koyuyor. Bana gore bir imkansiz "inkilap" tercihi soz konusu : "siniflasmamis bir millet". Iste o kisim :

"Faşizm, yarı-kapitalist bir İtalya’yı kapitalizm’in sınıf tezadından ve bu tezadın doğurduğu dahilî anarşi ile bu anarşinin makesi olan demagojinin ve bürokratik idare cihazından (demokrasi ve parlamentoculuk) kurtarmak hareketidir.

Korporasyonlar rejimi ile, sınıf tezadının halli yerine sınıf tezadının tehlikesiz bir şekilde istikrarlandırılması cihetine gitmiştir.

Millî kurtuluş inkılâbı ise, bir yarı müstemleke olan Osmanlı imparatorluğunun yerine müstakil Türk vatanının bu günkü tarihî şartlara göre ikamesidir.

Bu günkü tarihî şartlar derken, bittabi sınıf tezatları kastedilmektedir."

Türk milleti, inkılâbına, sınıflaşmamış bir millet bünyesi ile başladığı için, sınıflaşmayı reddedecek ve imkânsız kılacak tedbirler almakta ve bu tedbirleri gittikçe derinleştirmekte ve mürekkepleştirmektedir. Büyük istihsal vasıtalarının devlete tahsisi, ileri ve plânlı bir devletçiliğin kabul ve tedvini bundan ileri gelmektedir.

1990

Kanat Atkaya'nin Hurriyet Gazetesi'ndeki 17 Haziran 2010 tarihli yazisi. Soyleyecek soz yok.

.....
"Bütün bunlar ve daha fazlası 20 yıl önce, 1990’da yaşandı.
1990, aynı zamanda şu anda tabutları gelen gencecik askerlerin çoğunun doğum yılıydı. Tertipleri yazılıyor tabutlarının baş tarafına: 89’a 4 tertip, 90’a 1 tertip...
Doğdukları 1990’dan öldükleri 2010’a kadar bu ülkede ne değişmiş, neler değişmiş siz düşünün.
Ama n’olur biraz çabuk düşünün; 1991’li fidanlar var sırada.
Ölerek bitmiyor, gören yok mu, çaresini bilen yok mu?
Konjonktürüne, eksenine kafa atayım; ölüyor işte çocuklar, sonu yok mu?"

15 Haziran 2010 Salı

Hukuki ve Yasal

Bu donem, uzerine kafa yordugum konularla cok ilgili bir yazi, yine Murat Belge'den. 15 Haziran 2010 tarihli Taraf Gazetesi yazisi "Hukuki ve Yasal". Buraya iki paragraf aliyorum ama yazinin geneli carpici.

"Değişim ve dönüşümün önünde, arkasında “kitleler” olmayınca, seçkin kadronun elinde “yasa”dan başka bir değiştirici araç kalmaz. “X yapılırsa iyi olur” diye bir düşünce üretmeyi başarmışsanız, “X yapılsın” diye yasa çıkarırsanız, nasıl yapılacağını orada tanımlarsınız, devlet bürokrasisinin buna uygun dallarını da yapılması için harekete geçirirsiniz.

“Kadro” ile “kitle” arasındaki bu kopukluk, “X yapılsın” tipi “yasa”nın yanında, en az onun kadar ağırlıklı olmak üzere, bir de “Y yapılmasın” tipi yasa çıkarmanızı gerektirir. Bu, tabii, “yasak” kavramına da çok yakındır. Bununla, seçkin kadro, kendi yaşama tarzını garanti altına alır (“cahil” kitlelere karşı). Zaman geçtikçe, rejim ve kadroları yoruldukça değişim ve dönüşümün ne kadar zor işler olduğu anlaşıldıkça, “X yapılsın” kategorisine giren yasalar azalır. “Y yapılmasın” tipi yasalar ise çoğalır."

14 Haziran 2010 Pazartesi

[Benzerlikler-2]

12 Haziran 2010 tarihli Halil Berktay yazisi, yine Taraf'dan. Cogu zaman Murat Belge ile konulari paralellik gosteren yazar da son Gazze olayi cercevesinde "Ulus Devlet" reaksiyonlari uzerinde duruyor. Ironik olan genis bir cerceveden bakildiginda "yok aslinda birbirimizden farkimiz" tarzinda bir sonuc ortaya cikmasi.

"Biraz, Türk parti ve politikacılarının birbirlerinin yolsuzluklarını pekâlâ bilmeleri, ama tümüyle temiz bir siyaset uğruna bunları açıklamak yerine saklı tutmaları ve icabında açıklama tehdidinde bulunmalarını andırıyor. Ya da bazı çok zeki milliyetçilerimizin (örn. Hasan Celâl Güzel), ne zaman ABD’nin Ermeni soykırımını tanıması gündeme gelse, “biz de Kızılderililere yaptıklarını hatırlatalım” demesi gibi. İyi de, bundan çıkacak sonuç ne ? Bütün etnik baskı ve zulümlerin tanınması, kabullenilmesi mi, yoksa hepsinin hasıraltı edilmesi mi ? İnsanî yardım filotillalarının hepsini hoş görmek mi, hepsine komando indirip ateş açmak mı ? Amerika’nın yerli halkının, ya da Afrika’dan getirilen siyah kölelerin başına gelenleri, bir adım ötede beyaz ırkçılığını tartışmak, bu konularda yazmak çizmek, doktora yapmak, kitap yayımlamak, ABD’de tamamen serbest. Dahası, devletin herhangi bir resmî tarih görüşü veya çizgisi yok. Böyle bir resmî tarih çizgisi üretmekle yükümlü bir TTK’sı da yok. O zaman biz ne istiyoruz ? Türkiye toplumunun da Ermeni ve Kürt sorunları açısından aynı derecede özgür olmasını (ve devletin resmî tarih çizgisinin kalkmasını) mı, aynı yasak ve kısıtlamaların ABD’ye de getirilmesini mi ?"

Lanet

Etyen Mahcupyan'in 6 Haziran 2010 tarihli "Lanet" isimli yazisi. Mahcupyan bu gunlerde "Ulus Devlet" anafikirli yazilari ile geliyor. Yazinin en dikkat cekici kismi ise asagida.

"Milliyetçilik yeni ‘dinin’ adıydı… Ulus-devlet bu ‘dinin’ dünyamızda kendisini gerçekleştirme biçimiydi… Bireyler ise, artık kendilerine milli vatandaşlık bahşedilen yeni ‘dindarlardı’…

Modernlik, zihinsel farklılaşmadan ve özgürlük üzerine inşa edilen algılamadan beslenen, dolayısıyla farklılaşmayı besleyen bir yeni varoluş değil; tam aksine milliyetçiliğin güven verici kollarına teslim olup benzeşmeye razı olmaydı. Modernliğin ‘özü’ sayılan özgürlük ise bu süreçte en hafif deyimle dönüşüme uğradı. Bundan böyle bireysel özgürlük özel hayatın parçası olan bir çeşniydi. Çünkü ‘asıl’ özgürlük ancak ‘birlikte’, bir topluluk olarak yaşanabilen şeyin adıydı. Dolayısıyla milletin özgürlüğü vatandaşın özgürlüğünden daha önce gelmekteydi ve birey artık vatandaşın başkalarını ilgilendirmeyen bir özeli haline indirgenmişti. Modernliğe eleştiri getiren sol akımlar sınıf kavramı üzerinden bu anlayışı yıkmaya çalışsalar da başarılı olamadılar. Sonuçta onlar da özgürlüğü bir bütünselliğin özelliği olarak tanımlamakta ve o bütünselliği kişi açısından ulaşılamaz kılmaktaydı.

Ancak özgürlüğün ‘dönüşümünün’ ikinci bir yönü daha vardı ve ölümcül darbeyi vuran da bu oldu. Milliyetçiliğin egemen ideoloji haline gelmesiyle birlikte, özgürlük ‘yaşanan’ değil, ‘yaşanması gereken’ şeyin adı oldu. ‘Yaşanması gereken’ ise sözkonusu milletin geçmişini ve geleceğini kuşatıyor, bireyi bu heyula kimliksel gerçeklik karşısında aciz bırakıyordu. Milletin özgürlüğü bunun cisimleşmiş halini oluşturmayı gerektiriyordu… Ulus-devletler bunu yaptı. Milletleri ‘özgürleştirirken’, insanı esir etti; bireye kimlik verirken, vatandaşı zombiye dönüştürdü."

Temiz sicil geregi

Muhtemelen bu blogda en cok okuyacaginiz yazarlarin basinda gelecektir Murat Belge. O zaman ilk postumuzu da onun yazisi ile serelim. 12 Haziran 2010 tarihli Taraf Gazetesi yazisi.

Iste yazidan iki paragraf :

"“Sicil” sorunundan başka, “insandan yana müdahale”, “barış için müdahale” gibi ilkesel düzeyin önemli kavramları çerçevesinde politika oluşturacaksak, teşhislerimizde, suçlama ya da savunmalarımızda, nesnel ve tarafsız olmaya da özen göstermeliyiz. Şu günlerde Hamas’ın terörist olup olmadığı, Başbakan’ın tavır almasına bağlı olarak çokça tartışılıyor, tartışılması da boşuna değil. “Terörizm” kavramı gözümde gitgide koflaşan bir kavrama dönüşüyor, çünkü aslında nesnel bir gerçekliği anlatan bir kavram olmaktan çıktı, bir sorunda taraf olmuş bir öznenin hasmını suçlu göstermesinin “sihirli kelimesi” haline geldi. Önemli olan, bununla suçlanan öznenin kendi varoluş ve mücadele anlayışında ve pratiğinde şiddete ne derece yer verdiği. Filistinliler, davaya genel gözle bakınca, bence birçok bakımdan haklılar. Ama böyle olmaları, onlar adına davrandığını söyleyen bir Filistinlinin sözgelişi bir kahveye bomba atıp beş, on Yahudi’yi öldürmesini meşrulaştıramaz."
..............

"Ve tabii, gene sicil sorunu, burada da “Hamas bence ‘terörist’ değildir. Halkın desteğini alıyor” vb. İyi, PKK ne, Kürt sorunu ne, BDP ne? Bütün bu zor koşullarda, dünyada benzeri olmayan baraj sistemleriyle, Meclis’te grup kurabilmiş BDP kimin desteğiyle girmiş oraya?"

Neden Bu Blog?

Aslinda biraz egoistce sanirim ama gezetede, kitapda, dergide okudugum seyleri biryerlere not edeyim diyorum, bazen yogun oluyor ve atliyorum, boyle bir yol aklima geldi cok daha pratik, hemen gecirebilecegim seyler. Arada bir de yorum atarim diye dusundum kendi kendime. En son futbol blogumu kapatmistim. Zira inanilmaz hizli bir gundemi var ve benim bu yogunlukta ona yetismem imkansiz, simdi burada oyle bir problem var. Kendi gundemimiz olacak. Bakalim nasil olacak.